21 Mayıs 2018 Pazartesi
 

YILLARIN GAZETECİSİ BÜYÜK USTA BEDİİ FAİK'İN ARDINDAN

Ramazan ÖZTÜRK yazdı

Bedii Faik, 1952-1975 yılları arasında sahibi olduğu Dünya gazetesinde yazdığı küçük fıkralarla yıllarca Türkiye?nin siyasi arenasında gündem belirledi. Yazdığı ve birkaç cümleden oluşan fıkraları bazen kitaplar dolusu anlamlar taşıdı, insanları düşünmeye zorladı. O, bir anlamda fıkralarındaki nükteleriyle Türkiye'nin karikatürünü çiziyordu. Kimi zaman kaleme aldığı fıkralar yüzünden başı derde girdi, gazetesi kapatıldı. Bazı fıkraları ise o kadar etkili oldu ki, dönemin iktidarları tarafından saatlerce tartışıldı, siyasileri hep düşündürdü.

Bedii Faik de gazetecilikten gelme gazete sahibiyken 1975 yılında gazetesini satmak zorunda kaldı.

Bedii Faik, Dünya gazetesini neden satmak zorunda kaldığını Şevket Rado ile Almanya?da katıldığımız bir basın fuarını gezdikten sonra dönüş yolunda Yeşilköy Hava Limanı'nda karar verdim. Şevket Rado, deli misin, çaresi bulunur, demesine rağmen kararımdan vazgeçmedim. Çünkü fuarda gördüğüm teknolojiyi uygulamam gerekiyordu ama bunu gerçekleştirecek maddi güce sahip değildim. Kredi alıp iktidara gebe kalmaktansa, satmayı daha uygun gördüm. Aksi halde ya ben de bozulacaktım ya da batacaktım? diye açıklıyor. Mutlaka ondan önce de gazetesini satan ya da kapatmak zorunda kalanlar olmuştu ama son çeyrek yılda bu süreç hızlandı. Ercüment Karacan Milliyet'i, Haldun Simavi Günaydın'ı, Erol Simavi Hürriyet'i, Kemal Ilıcak Tercüman'ı ve son olarak da Dinç Bilgin Sabah, Yeni Asır, Yeni Binyıl, Takvim ve sahip olduğu bütün dergileriyle televizyonlarını satarak Babı-ı Ali'den çekildiler. Bedii Faik'in en çok üzüldüğü şey, satılan gazetelerin yeni patronlarının gazeteci olmayışlarıydı. Hepsinin iş dünyasından ve gazetecilik geleneğinden uzak oluşlarıydı. Ve buna bağlı olarak da mesleğin yozlaşması, aynı zamanda özgürleşememesiydi.

Medya halkın sesi olma yerine güç silahı oldu

2001 yılında İstanbul Teşvikiye'deki evinde bir yaz günü öğleden sonra kendisiyle yaptığım röportaj sırasında, medyanın ayıplarını saymakla bitirilemeyeceğini vurguluyordu. Bedii Faik, sahibi olduğu Dünya gazetesini sattıktan sonra İngiltere'de yaşamaya başladı. Yılda birkaç kez Türkiye'ye gelip çocuklarını dostlarını görüyordu. Her seferinde gazetecilik mesleğinin biraz daha kötüye gittiğine tanık oldukça üzüldüğünü söylüyordu.Medyanın asil görevi olan halkın sesi olmak, ama bazen de halka rağmen doğru olanı savunmaktır diyordu. Medyanın gerçekleri bir ayna gibi yansıtıp, bir tercüman gibi aktarma yerine, birer güç silahı olarak kullanılmasından yakınıyordu. İşi daha da ileri boyutlara götüren bazı iş adamlarının medyaya bir oyuncak gibi bakıp değerlendirmesine ise tahammül edemiyordu.

1989 yılında dil öğrenmek için Londra'da bulunduğum süre içinde her hafta ziyaretine gittiğim ve kendisinden çok şey öğrendiğim ilk patronum Sayın Bedii Faik'in o günlerde medya dünyası ile ilgili yaptığı tespitlerin sonraki yıllarda bir bir gerçekleştiğini görüyoruz. Biz Türkiye'den gelmiş 40'a yakın gazeteci birlikte yemek yediğimiz bir akşam, şeref misafirimiz olan Bedii Bey, medya dünyasına yeni girmiş olan Asil Nadir için şöyle demişti:

Asil Bey mutlaka başarılı bir iş adamıdır. Bunu inkâr edemeyiz ama her horuz ancak kendi çöplüğünde istediği gibi ötebilir. Asil Bey, başka bir çöplüğe girdi fakat ömrü kısa olacaktır. Gazete satın almakla gazeteci olunmaz?

Söyledikleri bir bir çıktı

Bedii Bey'in söyledikleri doğruydu ve öyle de oldu. En kötüsü de gazeteci olanlar, bu kez iş adamı olmaya soyundu. Canımız pahasına yaptığımız haberler çoğu kez çıkar ilişkilerine feda edildi. Gerçek gazetecilik yapanlar değil, günün şartlarına uygun kişiler korunup kollandı. Onlara inanılmaz imkânlar tanındı. Her kes rahatça kullanacağı kişiyi köşe başlarına koyunca, gazeteciliğin yerini, menfaat ilişkileri mantığı aldı.

İş adamları ya da siyasiler beğenmedikleri gazetecileri işten attırabildi. 'Atama' genel yayın müdürleri medyayı babalarının çiftliği gibi görmeye başladı. Gazeteciyi kalitesiyle değil, işine geldiği ölçülerde değerlendirdi. Bazıları da kendilerini bağlı hissettikleri güç odaklarına hesap vermekten korktuğu için Bizans oyunlarına başvurdu.

Çocuk yaşta tanıma şansına sahip olduğum, mesleğimizin duayeni ilk patronum Bedii Faik'in vefatı ailesi kadar beni de derinden üzdü. Çünkü Bedii Faik sadece bir gazete patronu değil, aynı zamanda benim için bir baba, bir öğretmendi. Kendisiyle ilgili yazmam gereken o kadar çok şey var ki tamamını burada aktarmam mümkün değil.

Ölüm haberini aldığımda O'nu tanıdığım ilk yıllara gitti aklım. 1972 yılı Cağaloğlu Narlıbahçe Sokaktaki Dünya Gazetesi.. Benim gibi, Raşit Dilerge, Ali Birerdinç, Savaş Ay, İbrahim Labernas, Kemal Önder, Sinan Akatay, Faik Kaptan, Altan Tanman, Gülderen Sakallıoğlu, Gül Sökmen, Bircan Usallı, Kazım Kanat, Mehmet Çınarlı, Füsun Çınarlı, Osman Arkangil, İlyas Yeşil ve daha bir çok gazetecinin yetiştiği okul.. Trajı küçük ama etkisi oldukça büyük olan Dünya Gazetesinde geçirdiğim yıllarım gözümün önünde canlandı.. Sonra 1989 Londra'yı düşündüm. Fırsat buldukça Bedii Beyi evinde ziyaret ettiğim günler takıldı aklıma..

Bana 'Seni henüz çocukken tanıdım. Faik'ten (Faik Akın) sonra sen de benim oğlum sayılırsın) derdi. Saygıdeğer eşi Pırlanta Hanım'ın hazırladığı birbirinden lezzetli yemeklerle kurduğu sofrada geç vakitlere kadar sohbet ederdik. Ben gazetecilik mesleğiyle ilgili aklımda ne kadar soru varsa sorar, O da bilge kişiliğiyle hiç usanmadan cevaplardı.

Bir defasında ?Efendim bana bu anlattıklarınızı neden kitaplaştırmıyorsunuz. Türkiye?deki gazeteciliğin tarihini kim sizin kadar iyi bilebilir ki lütfen hem bizlerin hem de kamuoyunun bilgilenmesi için yazmalısınız ? diye ısrar etmiştim. Bedii Bey ?Söz vermiyorum ama düşüneceğim? demişti. Aradan birkaç yıl geçti 'Matbuat Basın Derkeeen Medya' isimli 4 ciltlik kitabı yazdı.

Aşağıda okuyacağınız röportaj için görüştüğümüz zaman şöyle demişti: Bak oğlum hatırlıyor musun Londra?da iken kitap yazmamı istemiştin, sonra düşündüm haklıydın, yazmaya başladım. Kitabın bir kısmı bitti, kalanını da tamlamak üzereyim.Hayatımda beni mutlu eden en güzel anlardan birini yaşamıştım.

Yaklaşık 14 yıl önce yaptığım röportaj bugün için de o kadar geçerli ki, aynen sunuyorum, taktir sizin..

Bankaların içi boşaltılırken mesleğin içi de boşaldı

Bedii Faik, Türk basınının geldiği bugünkü durumu değerlendirirken gözleri doluyor. Dededen ve babadan halis, bir gazete patronu olan Dinç Bilgin'in de ceketini alıp çıkmasına çok üzüldüğünü söylerken, önceleri dördüncü kuvvet olan basının bugün birinci felaket haline geldiğini vurguluyor. Bedii Faik, geçmiş yıllardaki gazetecilik ile bugün yapılan gazeteciliği kıyaslarken, eskiden yeni bir haberi ya da bir konuyu ortaya atıp konuşan kimseye, sen nereden biliyorsun? diye sorulurdu. Gazeteler yazıyor, denildiğinde, dinleyenler de, o zaman doğrudur, mantığıyla söylenen şeye inanırlardı. Şimdi durum tamamen tersine dönmüş. Aynı şey söylendiğinde, aman sende gazete yazıyorsa yalandır, diye tepki gösterildiğini söylüyor. Gazete patronlarının bankacı olmaları ve bankaların içinin boşaltılmasını ise şu cümlelerle özetliyor: ?Bankaların içiyle birlikte mesleğin içini de boşalttılar. Etik değerler kalmadı. Gazetecilik ruhu öldü ve bu aslında Türkiye'nin bir sosyal yarasıdır. Çünkü birinde parayı bulup yerine koyabilirsiniz ama gazetecilik ahlakını bir daha yerine koyamasanız.'

Önce medya bozuldu

Bedii Faik, kendi dönemlerinde devletten yardım almanın çok ayıplandığını ve asla kabul edilir bir şey olmadığını vurgularken, gazetelerin devletten yararlandığı tek kaynağın Basın İlan Kurumu'ndan gönderilen resmi ilanlar olduğunu, bunun da bütün gazetelere eşit biçimde dağıtıldığını söylüyor. Bazen, iktidar tarafından banka ilanlarıyla kollanan gazetelerin ise hoş karşılanmadığını, Falih Rıfkı Atay?ın bu tür gazeteler için ?besleme basın? dediğini hatırlatıyor.

Bedii Faik'in deyimiyle, Türkiye'de önce medya bozuldu. 1980?li yıllara kadar medya biraz daha medya iken, siyasilerin kurduğu kalkındırma fonları mesleği amaç dışına itti. Özal Dönemi ile başlayan fonlamalar, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller'le devam etti. Aslında fonlarla medyayı güçlendirelim derken, bozulması hızlandırdılar. Memlekette faizler yüzde doksan civarında iken, yüzde 10 oranıyla krediler açıldı. Medya, alın teriyle değil kendilerine sunulmuş kolay kredilerle devleşti ve ayanı zamanda bir medya terörü oluştu. Rakip parti liderlerinden hangisi iktidara geldiyse, öbürüne inat olsun diye, kendisini destekleyen gazete patronuna kredi musluklarını açtı. Asıl tehlike böyle başladı. PKK terörü bitirilebilir, nitekim son iki yıldır da öyle oldu ama medya terörünün bu devlet anlayışı ile bitirilmesi mümkün görünmüyor. Nasıl ki, yapılan yanlışlıklar sonucu devlet vatandaşıyla kaynaşamamışsa, bir soğukluk var ise, şimdi de medya ile vatandaş arasında öyle bir soğukluk yaşanıyor. Devletten beslenen, bankaların içini boşaltan bir medyaya vatandaş güven duyamaz, onu bir işgal kuvveti gibi görüyor.

Devlet çanak tuttu

Bedii Faik'e göre, medyanın içine düştüğü bugünkü çıkmazın en büyük suçlusu devlet. Dünyanın hiç bir yerinde şahıslara satılan bankaların mevduatı yüzde yüz devlet garantisi altında olamaz. Devlet, garanti altına aldığı bir mevduatı, kimin eline verdiğini, kimlerin eline bıraktığını kontrol etmedikten sonra, her suiistimale çanak tutmuş, demektir.

Bankaların önce kafasına sonra da karnına bakmak gerekir. Çünkü bankaların karnında kasa, kafasında ise yönetim var.

Türkiye'deki gelişmelerin trajikomik şeyler olduğunu belirten Bedii Faik, şöyle devam ediyor:

Peki, a devlet, sen bir bankanın başının dolu mu, boş mu olduğunu kontrol etmiyorsan, karnını nasıl kontrol edebilirsin? Sonra zararı nasıl millete yüklersin? Bu olsa olsa devletin gafleti, ya da çanak tutması olur. Nerede görülmüştür ki, medya patronu ve genel yayın yönetmeni aynı zamanda banka yönetsin. Banka boşaltmakla suçlanan kişilerden bazıları tutuklansın, diğerleri serbestçe dolaşabilsin? Bankanın beynine hakim olamayan devlet, karnına nasıl hakim olacaktı ki.. İşte bu çanak tutma anlayışı yüzünden bankaların önce kafaları sonra da karınları boşaltıldı.?

Bankacılık güven ister

Bankacılık sisteminin çok hassas olduğunu belirten Bedii Faik, eski kuşak gazetecilerin bankacılık sektörüne bakışını şu cümlelerle aktarıyor:

'1960 ihtilaline kadar bırakın banka sahibi olmayı, bankalar hakkında yazı yazılmazdı. Çünkü hassas bir konuydu ve bankaların itibariyle oynamak çok tehlikeli görüldüğü için yasaklanmıştı. Yani halk şimdiki gibi bankalara şüpheyle bakılmaz sonsuz bir güveni vardı. Bizim gençliğimizde üç unsur anlayışımız olarak tenkit dışında tutulurdu. Bankacılık sistemi, Milli Savunma ve Dış politika.. Çünkü olur olmaz yanlış haberlerle bu kurumların yozlaşmasını, yıpratılmasını istemezdik. Sonra işler bozulmaya başladı, her şey iç içe girince bu günlere gelindi.'

Gazete satın almakla gazeteci olunmaz

Gazete satın almakla gazete sahibi olmanın farklı şeyler olduğunun altını çizen Bedii Faik, sonradan gazete sahip olan patronlara da bir uyarıda bulunarak şöyle devam ediyor:

'Bir bankacı gazete satın alabilir, ama gazeteci olamaz. Hatta gazeteye sahip de olamaz, sadece satın almış olur. Ama gazeteci banka satın alamaz. Bunu mesleğine bağlılık dışı bir hareket saydığım için ayıplarım. Çünkü gazete satın almak başka bir şey, gazeteye sahip olabilmek başka bir şeydir. Asil Nadir satın aldığı gazetelere sahip olamadığı için çekip gitti. Türk gazetecilik geleneğinde gazete patronları aynı zamanda gazetecilikten gelmeydiler. Aynı zamanda yazar ya da başyazardılar. Sedat Semavi?den sonra gazete patronunun yazarlık yapma geleneği kesildi ama yine de patronlar gazetecilikten gelmeydi. Haldun Simavi, Erol Simavi, Nadir Nadi, Dinç Bilgin, Kemal Ilıcak ve ben..'

TÜSİAD üyesi genel yayın müdürü olur mu hiç

Sonra durum değişti. Şimdiki patronlar gazetecilikten gelme olmadıkları gibi, yönetimini teslim ettikleri isimler de gazetecilik dışında ne kadar iş varsa hepsine bulaşmışlar. Mesela kimi banka yöneticisi, kimi de TÜSİAD üyesi. Böyle şey olur mu? Medya patronu da genel yayın müdürü de TÜSİAD üyesi olursa işler değişir. Çünkü işadamının tavassutu olunca, gazeteciliğe müdahale başlar. Gazetecilik dışındaki âlemde gelişen iş ve siyaset ilişkileri gazeteyi gebe bırakır, yani erkekler de gebe kalır. Gazete siyasi gücün emrine girer, kendisini özgür hissedemez ve dolayısıyla da savunamaz. Bu da gazetecinin, gazeteciliğe yaptığı en büyük ihanettir.

Bedii Faik?in Demokrat Parti döneminde yazdığı ve hala hafızalarda tazeliğini kuruyan bir fıkrası var ki, onu sormadan geçemedim. Çünkü Bedii Faik'in unutulmayan bu fıkrası aynı zamanda o dönemde gazetelerin kendine olan güvenini, bağımsızlığını ve gücünü ifade ediyor.

Düşündüren ünlü fıkralar

Yıl 1952, Dünya gazetesi DP'ye en keskin muhalefeti yapan gazetelerden biridir. Sahibi ve başyazarı Bedii Faik'in fıkraları DP?lileri hep kızdırmaktadır. Bir gün Anadolu?dan gönderilen ve DP'li bir grup avukatın imzasını taşıyan telgrafta Bedii Faik'e hitaben şunlar yazılıdır: Gazetenizi bundan böyle sadece tuvalette kullanacağız, haberiniz olsun.

Bedii Faik, ertesi günkü gazetenin birinci sayfasındaki fıkra köşesinde gelen telgraftan söz ederek şu cevabı verir:

Devam ediniz,

bir gün gelecek,

kıçınız başınızdan

daha akıllı olacaktır..

Yine o dönemde Başbakan Adnan Menderes için yazdığı ve hükümet üyelerinin toplanıp kendi aralarında saatlerce tartışmasına neden olan bir başka fıkra da şöyle:

1914 Birinci Dünya Savaşı

1918 Mondros

1939 İkinci Dünya Savaşı

1950 Menderes

Bu seninki ne kini?

Bedii Faik'in keskin nükteleriyle biten fıkralarından nasibini alanlardan biri de dönemin başbakanı İsmet İnönü. İnönü?nün askılı mayosuyla denize girdiği bilmeyen yoktur. En dikkat çeken tarafı ise, her defasında askılardan birini mutlaka omzundan aşağıya indirmesidir.

Bedii Faik, herkesin çekindiği dönemin en güçlü adamı olan Başbakan İnönü için şu fıkrayı yazar:

Sayın İnönü,

Bikini biliriz

Monukini biliriz

Bu seninki ne kini?

Bu fıkraları yeniden okuyunca o dönemdeki gazetecilerin sadece gazetecilik yaptıkları için ne kadar özgür olduklarını düşünüyorum. Ve fıkra yazarlığının da ne kadar etkili ve önemli olduğunu.. Tıpkı bir fotoğraf karesinde dondurulan bir anın, bazen bir kitap dolusu çok şey anlatması gibi. Ancak, uzun yıllardır gazetelerde rastlayamadığımız fıkra yazarlığının boşluğu da üzüyor insanı..

Medya-siyaset iç içe

Bedii Faik, kötü paranın, iyi parayı piyasadan kaçırması gibi, kötü medyanın da iyi medyayı kaçırdığı örneğini verirken şu tespitleri yapıyor:

'Gazete ve televizyonları büyük bir iştahla satın alan iş adamları, iktidar karşısında güçlerini ispatlamak için birbirleriyle yarışıyorlar. Birinin üç gazetesi, on dergisi, iki televizyonu varsa, diğeri bunun iki katına sahip olmanın hırsıyla yanıp tutuşuyor. Çünkü medya siyasetin içine, siyaset medyanın içine girmiş. Çıkar ilişkileri her şeyin önüne geçmiş. Yazarların önemli bir kısmı da aldıkları büyük paraların sarhoşluğuyla kalemlerini patronların emrine veriyorlar. Yaşam standartlarıyla, savundukları fikirlerle halktan uzaklaşmış küçük dünyalarında yaşıyorlar. Utanmadan sütunlarında patronlarına methiyeler diziyorlar. Bu bir felakettir.

Bugün başbakanla randevu alamayacak, konuşamayacak düzeyde birçok para sahibi iş adamı var. İşte bu yolu açmanın en önemli aracı olarak da medyayı görüyorlar. Son yıllarda medya asli görevinden çok bu amaçla kullanıldı. Medya satın alan işadamı, bir zeytin tüccarının ürettiği zeytinyağı şişesine baktığı gibi, o da çalıştırdığı gazeteciye öyle bakıyor. Onu nerede, hangi işte ve nasıl kullanabileceğinin hesabını yapıyor. Bir gazetenin nasıl hazırlandığını ve asli görevinin ne olduğunu bilmiyor ki..'

Falih Rıfkı Atay, bir gün kendisini evinde ziyarete gelen Yahya Kemal?e çok itibar gösterir ve onu ihtişamla karşılar. O sırada Falih Rıfkı Bey'in yanında dönemin en ünlü müteahhitlerden Abdurrahman Naci Demirağ vardır. Bir süre sonra Yahya Kemal kalkıp gidince müteahhit büyük bir merakla sorar, 'Yahu o adam kimdi? Çok itibar gösterdin'

Falih Rıfkı Bey de, ünlü şair Yahya Kemal, cevabını verince, müteahhit bu kez en çok önem verdiği şeyi sorar, Peki, bu Yahya Kemal dediğin adam kaç para kazanır ki..

İşte iş adamının ölçüsü budur. Yani Aydın Doğan Bey?in çok önemli fikirleri vardı da bu fikirleri Türkiye'ye yaymak için mi gazeteleri satın aldı? Böyle olmadığını hepimiz biliyoruz.

Görgüsüzlük

Bir de görgüsüzlük var. Benim zamanımda Doğan Nadi, Nadir Nadi kardeşler gibi doğuştan gazeteci olanlar vardı. Haldun Simavi, Erol Simavi babalarından devralmışlardı gazetelerini. Bir de bizim gibi kendiliğinden gazete sahibi olanlar vardı.

Kendi aramızda belki fikri çatışmalar içine girerdik ama servet kıskançlığı içine düştüğümüzü hatırlamıyorum. Şunun bu kadar apartman, onda şu kadar mal-mülk var diye kimse bir kıskançlığın içine düşüp, mutlaka bende daha fazlası olacaktır, yarışına girmezdi.

Şimdi sonradan görme son derece görgüsüzce bir yarıştır sürüyor. Senin verdiğin tabak kötü, benimkisi iyi, senin ansiklopedin ince, benimkisi kalın, yarışlarına girdiler. Eskiden Sulukule?de para karşılığı yaptırılan 'benim bu malım var, senin neyin var?'tiyatrosu gibi yarışıyorlar. Ben insanların servet sahibi olmalarına karşı değilim. Arabaları, katları, yatları, yalıları olsun ama her şeyin bir usulü vardır. Adamlar bırakın bir iki arabayla, neredeyse konvoy halinde dolaşıyorlar. Korumalar zırhlı arabalar gani.. 1946?dan 1950?li yıllara kadar Bab-ı ali de sadece 6-7 kişinin arabası vardı. Diğer gazeteciler tramvayla, otobüs ya da taksiyle işlerine gidip gelirlerdi. Çok kez Cihat Baban ve Ziya Ebu Ziya ile tramvaya binmiştim. Hepimiz de gazete sahipleriydik. Bunu bir meziyet olarak gördüğüm için söylemiyorum. İnsan, ne sadece maddi varlıkla yücelir, ne de yoklukla yıkılır.

Başbakanı tehdit eden yayın müdürleri var

Son yıllarda işi o kadar azıtmışlar ki bunu anlayabilmek mümkün değil. Mesela, bir gazetenin genel yayın müdürü başbakana, 'eğer filan kişiyi bakan yaparsan bir daha bu gazetede lehinde çıkmış tek satır yazı bulamazsın' diyerek yüzüne telefon kapattığını ta Londra?da duyabiliyorum. Ne acı verici bir durum. Basın basın olmaktan çıkıp ortalığı yakıp yıkan bir güç silahı haline gelmiş. Şimdi, o başbakan, o genel yayın müdürünün tehdidine boyun eğiyorsa, gün gelecek yayın müdürü de gazetenin patronu da başbakanın isteğine boyun eğecektir. Yaşanan gerçek böyleyken basın özgürlüğünden söz edilebilir mi?

Gelinen durumu medyanın bir ayıbı olarak nitelendiren Bedii Faik, yazarlık yaptığı ilk yıllarda tanık olduğu bir anısını şöyle aktarıyor:

Dünya gazetesi o zaman bir şirkete devredilmişti. Falih Rıfkı Atay başyazar ve yöneticiydi. Ben de hem yazar hem de onun yardımcısıydım. Bir gün ortaklardan biri elindeki birkaç dosya kâğıdıyla odaya girdi. Falih Rıfkı Beye, biz ortaklar kendi aramızda konuşup karar verdik, eğer bu pehlivan tefrikasını yayınlarsak çok tiraj alacağız, deyince, kıyamet koptu. Falih Rıfkı Bey, hiddetlendi, kâğıtları buruşturup adamın kafasına fırlattı ve 'bu gazeteyi ben yönetiyorum senden emir almam ve politikasını sen istiyorsun diye de değiştiremem, çabuk çık dışarı' diyerek adamı odadan kovdu. Sonra ne yönetim kurulu Falih Rıfkı Bey için aleyhte bir karar aldı ne de bir daha işlerine burnunu sokabildi. O dönemde böyle yöneticiler ve çık dışarı, denildiğinde odayı terk edip saygı gösteren patronlar vardı.

kirilmanoktasi.com.tr

16.6.2015

DİĞER HABERLER