11 Aralık 2017 Pazartesi
 

ALLAH BU MEMLEKETİ CEMAATÇİLİKTEN KORUSUN!..AMİN

Devlette Cemaatler Savaşı

Bir yazı yazdı, Türkiye'nin gündemini değiştirdi. Herkesin konuştuğu ama yüksek sesle dillendiremediğini, o uzun bir yazıyla anlattı. AK Parti ve İslami kesime en keskin muhalefeti yapanların bile cesaret edemediği konuyu, derinlemesine araştırıp gözler önüne serdi. Bir anda medya dünyasının en merak edilen yazarı oldu. Çünkü o, her gün gazete ve televizyon ekranlarında görmekten bıktığımız yazarlardan değil.. Aksine göz önünde olmaktan kaçınan mütevazi bir kişiliğe sahip.


Telefonla katıldığı bir televizyon programında tüm mütevazi kişiliğiyle yazdıklarının arkasında durdu. Türkiye'nin, önümüzdeki onlarca yıl sürebilecek bir sorununu kamuoyuyla paylaştığını ve bunu konuda yazmaya devam edeceğini söyledi.


Bahsettiğimiz kişi, Yeni Akit Gazetesi yazarı Prof. Şaban Şimşek..

Milli Eğitim Bakanlığı'nın eski müsteşar yardımcılarından olan Prof. Şaban Şimşek, dün kaleme aldığı "Allah bu memleketi cemaatçilikten korusun!.. Amin" başlıklı yazısında, dini cemaatlerin devlet içindeki kadrolaşmasının çok dikkat çekici bir noktaya ulaştığını vurguladı..


Şimşek, "Devlette Yer Kapma Savaşı"nı anlattığı yazısında, cemaatlerin devlet içinde kadrolaşabilmek için birbirlerine hayat hakkı tanımadıklarını belirtti.


Yazısına "Devleti ele geçirmek tabirini kullanmak istemiyorum" notu düşen Şimşek, "Cemaatlere bunları müstahak görenlerin, cemaatsizlere neyi reva gördüklerini söylemeye gerek yok" diye yazdı..

AK Parti'ye cemaat kadrolaşması konusunda önlem almayı öneren Şimşek, yazısını "Bu belki ileride, parti içerisindeki cemaate dayalı grupların yukarıdan gelen (kutsal bir emir gibi addettikleri) talimatlarla hareket ederek partiyi bölmeleri tehlikesine karşı da şimdiden alınmış bir tedbir olacaktır" diye bitirdi.

İşte Prof. Şaban Şimşek'in o tarihi yazısı:


Allah bu memleketi cemâatÇİLİKten korusun!... Amin.


Biliyorum bu yazıyı okuyan bazı insanlar bana hemen "hain" damgasını vuracak ve düşman ilan edecek; en azından yanımdan uzaklaşacak, karşıt pozisyon alacak. Bir kısmı da dudak bükecek; "O da modaya uydu, Hanefi Avcı rüzgârına kapıldı, oyuna geldi ya da gündem yaratacak bir konuyla meşhur olmak istiyor" filân diyecek...

Bunlar neresinden bakarsanız bakın getirisi olmayan, bayağı ve can sıkıcı şeyler. Ama, "Yaa, bu adam doğru söylüyor, evet belki çok fazla göze çarpmıyor ama galiba böyle şeyler oluyor, dolayısıyla konuşulmaya değer bir konu" diyenler çıkarsa da bu, işin tesellisi olacak ve bana cesaret verecek.


Bazen, "İlle de 'neyse o'yu söylemek zorunda mısın be adam" diye kendime kızıyor; "reel politiğin bu derece 'insanın kafasına kafasına vurduğu', insan ilişkilerinin (hatta dostlukların) bu kadar (bizim Rize bölgesi tabiriyle) telden (ince iplik) tuttuğu, yargı değerlerinin bu nebze yerlerde süründüğü ve neredeyse her ilişkinin menfaat-kazanç-makam-mevki-para-pul üzerine kurulduğu bir dünya'da, sana hiçbir şekilde faydası olmayacak, bırak faydayı başını belaya sokacak böyle işlere, bu tür netameli konulara niye giriyorsun, ne diye önünü tıkıyor, sağını-solunu tehlikeye atıyorsun be adam?" diye söyleniyorum?!.. Hem de Ergenekon soruşturması kapsamında ortaya çıkan, altında Jandarma Kurmay Albay Hasan Atilla Uğur'un imzasını taşıyan, 6 Şubat 2004 tarihli "İrticai Kadrolaşma Çizelgesi"nde fişlenen 76 üst düzey bürokratın arasında bulunmaya mazhar olmuşken! (Şamil Tayyar, Star Gazetesi, 28.05.2010)... Yani, şimdi aynı cenahtan, tersine... Hay Allah!...


Doğrusu geçen haftaya kadar bu müzmin sorunun cevabını tam olarak bulamamıştım. Genellikle, "Ya, Allah bizi de böyle yarattı arkadaş; bir yanlış varsa söylemeden, bir doğru varsa altını çizmeden, bir güzel varsa dile getirmeden edemiyorum" şeklinde harc-ı alem bir şeyler söylüyordum. Davranışıma dayanak oluşturacak somut bir örnekleme yapamıyordum yani.

...Telefon çaldı. Diğer uçta eski milletvekillerinden, araştırmacı-yazar H.Hüseyin Ceylan dostumuz vardı. Sayın Ceylan telefonu açar açmaz o entelektüel, hareketli ve heyecanlı kişiliğiyle şunları söyledi: "Sevgili Hocam birileri 'Ne diyorsa o' diyor, sense 'Neyse o' diyorsun; Allah senden razı olsun".


Onun böyle hemen konuşmaya başlamasına, konuyu daha açmadan birkaç cümleyle derleyip toparlamasına alışıktım ama ne yalan söyleyeyim buna yine de biraz şaşırmıştım. Her defasında, o derleyip toparlarken ben de ona ayak uydurur ve belli bir akordu yakalardık ama bu defa öyle olmadı.

Devam etti dostum: "Neyse o" düsturu Kur'an'ın, İslam'ın ve Sufi geleneğin, "Ne diyorsa o" ise Kur'an dışılığın, İslam dışılığın, Harici'liğin görüşüdür. Hakka yakın olan, İslâm'a has olan, bizim yapmamız gereken birincisidir"... Artık başka bir şey konuşmaya hacet kalmamıştı; aradığım cevabı bulmuştum çünkü. Ben de "Allah senden de razı olsun" dedim ve telefonu kapattım. Ve de bu bilge görüşten aldığım güçle okumakta olduğunuz makaleyi yazmaya karar verdim.


Öyle ya, ben Sufi geleneğine de uygun olmak üzere Kur'ani, İslami bir şeyler yazacaktım, bunun kime ne zararı olabilirdi ki. Yazdıklarım bu çerçevede olacağına göre yazmaktan niye çekinecektim ki. Harici değildim, kimseyi de Haricilikle suçlamıyordum... Sonunda şu kanaate vardım: Asıl mesele yazdıklarımın gerçekten "neyse o"yu yansıtıp yansıtmadığı, insanımızın iyiliğine dolayısıyla Allah rızasını kazanmaya matuf olup olmadığıdır.


Peki, işin içinde nefsani veya menfaate dayalı bir şey olabilir mi?.. Kesinlikle hayır. Millet, şuradan ya da buradan; en azından, bir yılı aşkın bir süredir bu sütunlarda yazdıklarımdan beni tanıyor. İyi niyetimden şüphe edilmeyeceğine inanıyorum. Burada, tek endişem bazı cemaat bağlısı (aslında bağımlısı demek lazım; buna açıklık getireceğim!) okurlarımın ya da bu yazıyı okumadan birilerinden duyup da değerlendirme yapacakların "bağımlılık şuursuzluğu" içerisinde refleks olarak tepki vermeleri ve yargısız infaz yapmaları. Yanlış anlaşılmasın, ille de fiili anlamda bir şey olmasını kastetmiyorum; onların nezdinde kalplerinin tarafımdan kırılmış olduğunu hissetmeleri dahi benim için verilmiş bir yargısız infaz kararı olacaktır.

Ama inandığını söylemek, Hakk'ı dile getirmek de imanımızın bir gereği. Zira işin içinde dilsiz şeytan olmak var!.. Ayrıca serde akademisyenlik var ve akademisyenlikte de "akademik namus" diye de bir şey var.


Yaklaşık bir yıl önce, bugün yayın hayatında olmayan bir gazetedeki "Neyse o" adlı sütunda ardı ardına, "cemaat anlayışını" dile getiren ve onu "cemiyet anlayışıyla" karşılaştıran üç makale sunmuştum. Yani, yazı konusu olan başlığın bugünkü konjonktürel havayla, daha açık söylemek gerekirse Hanefi Avcı olayıyla uzaktan yakından ilgisi yok.

O makalelerin özü şuydu:


Cemaat; en kısa tanımıyla, aynı dini duyguları paylaşan benzer inanışlara sahip insanların toplumsal birlikteliğidir. Bu birliktelikteki amaç daha çok, ibadet etmek olmakla beraber aslında mensuplar kutsal gayeleri uğruna kaderlerini de paylaşırlar; bu gaye değişmez bir şekilde Allah'ın rızasını kazanmaktır. "Ben" yerine "biz" (ki bu biz aslında bütün Müslümanları hatta bütün insanlığı kapsar ŞŞ) anlayışı vardır, maddi düşünce ve çıkar söz konusu değildir. Sonuçta bu birliktelikten kardeşlik, rahmet ve bereket doğacağına inanılır.


...Cemiyete gelince... yine bir "toplumsal birliktelik" olan bu kavramın cemaat'le arasındaki temel fark maneviyattan çok maddi kazanımların gaye edinilmesi ve insanların ne kadar "biz" dese de özde "ben" duygusuyla hareket etmesidir.


Klasik cemaat anlayışının belleklerde bıraktığı izlenim; işlerin akılla değil nakille, yani Allah katından kaynaklı dinsel kurallarla yürütüldüğü şeklindedir. Burada bir "en üst" denebilecek "yukarısı" vardır; fikirlerin, hükümlerin, buyrukların asıl kaynağı-tek sahibi orasıdır, temel kurallar değişmez ve bu kurallar (elbette içtihat yapılabilir ama özü itibarıyla) insan aklıyla değiştirilemez (Sayın H.H.Ceylan'ın 'Neyse o' ya yakıştırdığı budur).


Cemiyetlerde ise işler kurallar, uygulamalar nakille değil akılla yürütülür; bu akıl insan kaynaklıdır ve çoğu zaman ağırlıklı olarak bir kişiye aittir. Bu yönüyle, teorik anlamda bu iki birlikteliğin (cemaat, cemiyet) birbirinden (birinde en üstte kutsal bir varlık yani Allah cc, diğerinde ise onun yarattığı bir insan olsa da) farkı yoktur. Çünkü burada da cemaat anlayışındaki gibi bir "en üst" vardır; fikirler, hükümler, buyruklar oradan çıkar (Sayın H.H.Ceylan'ın 'Ne diyorsa o' için yakıştırdığı da budur).


Kayıtsız şartsız itaat olan her yerde çoğu zaman bir cemaat kültürü ve cemaatleşmenin söz konusu olduğu bir gerçektir. Mesela "orduya sadakat şerefimizdir" (şimdi bunu 'Erbakan'a sadakat şerefimizdir' şeklinde kullananlar da var!) diyen bir insan kendini çok çağdaş olarak tanımlasa da aslında bir cemaatçidir. Çünkü kayıtsız şartsız sadakat her durumda itaatı gerektirecek, aklı yok sayacak ve özgür iradeyi boğacaktır. (Yani, bu makalede sözü edilen cemaat kavramının boyutları bilinenlerle sınırlı değil; yeri geldiğinde laikçi bir ordu da, mukaddesatı önceleyen siyasi bir parti de bu kavramın içine girebilmektedir).


Bütün bunları, kısmen tafsilatlı bir şekilde ifade ettikten sonra bazı sorular sorarak devam etmiştim:


"İşin temeli böyle de günümüzdeki gerçeği nasıl? Bugünkü cemaat ve cemiyet anlayışı böyle midir? Mesela, cemaatlerde faaliyet kapsamı sadece birlikte ibadet ederek daha çok sevap kazanmak ve Allah rızasına kavuşmakla mı sınırlıdır ya da cemiyetlerde amaç maddi kazanımlar noktasında mı kalmakta yoksa ona şu ya da bu şekilde kutsal anlamlar yükleyerek başka boyutlar da eklenmekte midir? Yani faaliyetlerinde; cemaatler maneviyat, cemiyetler de maddiyatla mı sınırlı kalmaktadır? Kalmıyorlarsa bunların elleri kolları nerelere kadar uzanmaktadır?"

Makalenin sonuna doğru, kimseyi de incitmemeye çalışarak;

"Günümüzdeki cemaat ve cemiyetlerin, başta anlatmaya çalıştığımız temel fonksiyonların dışına taştığını, iki tipin bu açıdan birbirine yaklaştığını, hedeflerin farklı noktalara yoğunlaştığını, bu hedeflere varmak için gereken eleman ve kullanılacak yöntemleri alışılagelmişin ötesinde değiştirdiklerini" ifade etmiş,

Ve asıl soruyu sormuştum:

Gerçekten de "toplumsal birliktelik" diye ortak isimlendirmede bulunduğumuz cemaat veya cemiyetler (siyasal anlamda) partileşiyor mu ya da tersine, siyasi partiler cemaatleşiyor mu?


Bu sorudan sonra yazı dizisini siyasi partilerin cemaatleşmesi üzerine yoğunlaştırarak "Mesela, ülkemizin hemen her bölgesinden oy alabilen ve bu yönüyle 'Ben Türkiye partisi'yim' demekte haklı gibi görünen, yani iç işleyiş tarzında cemaat ya da cemiyet anlayışından uzak olduğu düşünülmesi gereken Ak Parti'yi ele alalım... Partinin 3.Olağan Kongresindeki sloganı "Biz birlikte Türkiye'yiz" idi... İlk bakışta kulağa hoş gelen bir dilek elbette bu. Bununla parti; demokratik açılım sürecini yürütmeye devam ettiğini, insanlar arasında ayırım yapmadığını, Türkiye partisi yani tüm vatandaşların partisi olduğunu ifade ettiğini düşünüyor." diye devam emiş, bazı örnekler vererek partinin (en azından işlerin yürütülmesinde takınılan anlayış itibarıyla) bir cemaatleşme sürecine girdiğine dair (bana göre yapıcı) eleştirilerde bulunmuştum.


Bu yazı dizisinde ise tam tersine, cemaatlerin siyasallaşmasına ya da maneviyattan uzaklaşıp maddi kazanımlar elde etmek noktasında ellerinin kollarının nerelere kadar uzandığına dair bazı konulara değineceğim.


...Evet, Türkiye'de yasal olmasa da ciddi bir cemaat-tarikat örgütlenmesi olduğu gerçektir. Aslında bunu (pek çok İslam ülkesinde olduğu gibi) sosyal hayatın temel taşlarından biri olarak kabul etmek ve yadırgamamak gerekir. Ancak son zamanlarda, bu cemaat-tarikatların "anlayış" olarak geldikleri yer (ki bu geçen haftaki yazımızda bahsettiğimiz cemiyet anlayışına daha yakındır), faaliyet sahaları, birbirleriyle ve devletle olan ilişkileri oldukça dikkat çekici noktalara ulaşmıştır.


Bunların tabii bir sonucu olarak günümüzde, özellikle finans, medya, bürokrasi, üniversite gibi, kanımca rutin faaliyetlerinin dışında kalması gereken alanlarda da gücünü üst seviyelere çıkaran bazı cemaat-tarikatlar, hem içeriden hem de dışarıdan (yani hem cemaatlilerden hem de cemaatsizlerden!), haklı ya da haksız saiklerle "devlete sahip olma ve devleti ele geçirme" gibi suçlamaların muhatabı olmak durumuna gelmiştir. Burada, haklı ya da haksız olduklarına dair bir şey söylemek yersiz olacaktır ama giderek genele matuf hale gelmeye başlayan bu kanaatin oluşmasında, "kendi inanç, düşünce ve yöntemlerini en doğru, yararlı ve tek geçerli yol olarak kabul eden, diğerlerininkileri ise yanlış, faydasız ve zararlı bulan tutucu anlayışın çok ciddi bir rolü olduğunu" söylemeden geçmek de doğru olmayacaktır.


Bugün, gelişmeler onu gösteriyor ki, cemaatler arasında (cemaatlerin dışından gelenleri bir tarafa bırakalım) kıyasıya bir "devlette yer kapma savaşı" yaşanmakta ('devleti ele geçirmek' tabirini kullanmak istemiyorum) ve bunu yaparken de diğerlerini ötekileştirme, büyümelerine engel olma, mümkün olduğu kadar zayıflatma, sistem dışına itme gibi altıncı kol faaliyetleri sürdürülmektedir.

Kısacası "Biz" değil "Ben" duygusuyla hareket eden bu gruplar diğerlerine hayat hakkı tanımamaktadır... Bu arada, dinsel anlamda kardeş saymaları gereken ama günlük pratikte rakip gibi algıladıkları cemaatlere bunları müstehâk görenlerin başka kategorilere koydukları (cemaatsiz!) vatandaşlara neyi reva gördüklerini söylemeye çok da gerek yoktur sanıyorum!.. (Bazen, başka bir cemaatin mensubu yerine, cemaatsiz birinin tercih edildiği durumlar da olmuyor değil!)


Açık yüreklilikle ve cesaretle söylemek gerekiyor: Dün milleti paylaşmak için (tabii İslam adına ve o insanları kurtarmak için!) yapılan örtülü mücadele bugün devleti(n zenginliğini) paylaşmak üzere (yine İslam adına ve hem insanları, hem memleketi kurtarmak için!) verilen örtülü bir savaşa dönüşmüş durumdadır.


Evet, yaşanan gerçeklik budur... Bunu görmezden gelmenin, yok saymanın, üstünü örtmenin (en azından uzun vadede) hiç kimseye ya da guruba faydası yoktur, olmayacaktır. Çünkü bu süreçte herkesin bir yanından çekiştirdiği devlet (iç bünye itibarıyla) giderek zayıflayacak, "gücün ele geçirildiği alanda başkalarına asla yer vermeme gibi dışlayıcı anlayış" toplumu parçalara bölecek, kalpleri yaralayacak, fitne ve husumetlere sebep olacaktır... Netice itibarıyla bütün bunlarla "dine hizmet edildiğini söylemek" de havada kalan boş bir inançtan öteye geçemeyecektir.


"Bu paylaşmadaki amaç ne kadar maddidir, ne kadar manevidir, ne kadar 'ben' içindir, ne kadar 'biz' içindir" sorusu ise üzerinde durulması gereken asıl konudur. Bunları kimseden çekinmeden konuşmak, tartışmak gerekiyor; henüz gönüller bütünüyle kırılmadan, insanlar birbirine düşmeden, fiili çatışma dönemine girmeden... Bunu yapalım. Evet, bunu insanımız için, milletimiz için, devletimiz için yapalım. Dahası Allah rızası için yapalım; kendimizi kurtarmak ve dilsiz şeytan olmamak için yapalım... Kanımca işin boyutu sanıldığından da büyüktür. Zira konuştuğum bazı cemaat ehli dostların anlattığına göre bu örtülü savaştaki meydan sadece yurt içiyle de sınırlı değil!


İşin bir de siyasal pratiği ilgilendiren yönü var... Bilindiği gibi önümüzdeki yıl genel seçimler yapılacak. Devletin (yani en büyük gücün) kurumsal anlamda giderek siyaset ve siyasetçilerle (TBMM) özdeşleşmeye başladığı bir ortamda, bazı cemaat-tarikatların sahayı boş bırakmayacağı tahmin edilemeyecek bir öngörü değil. Çünkü gelişen demokrasimizin bugün vardığı noktada, herkes inanıyor ki "yer kapma, paylaşma ya da sahip olmanın kestirme yolu" artık büyük ölçüde buradan geçmektedir! Bu bağlamda, liderlerin, özellikle yeni hükümeti kurmaya en yakın siyasi parti olarak gözüken Ak Parti'nin büyüklerinin bu hususa özellikle dikkat etmeleri hem milletimiz, hem devletimiz hem de (cemaatler arasındaki bu çekişmenin yaratacağı olumsuz imajın peşinen önlenmesi anlamında) Müslümanlık için yararlı olacaktır kanaatindeyim.

Bu belki ileride, parti içerisindeki cemaate dayalı grupların yukarıdan gelen (kutsal bir emir gibi addettikleri) talimatlarla hareket ederek partiyi bölmeleri tehlikesine karşı da şimdiden alınmış bir tedbir olacaktır.

Ve sonuç!?


..."Gördüklerim şunlardır, duyduklarım bunlar; şu adam şöyle yaptı, bu kurum böyle" gibi somut örneklemelere girmeyeceğim elbette ama önemli konuma gelmiş akademik kariyerli bir insanın sarf ettiği; "duyduğumda beni yüreğimin tam ortasından vuran, cemaatlere karşı olan yargı değerlerimi altüst eden, dahası beni Müslümanlar, memleket ve tüm insanlık adına korku ve endişeye sevk eden ve de (bir Müslüman olarak) utandıran" bir sözü de yazmadan geçemeyeceğim: "Kul hakkı derken söz konusu olan Müslümandır."


Burası, artık tek kelimeyle artık "sözün bittiği yer"... Üstelik bu zat, söz konusu olan kişinin Müslümanlığına da kendisi karar veriyor!!! Yani, şimdi... Ne denebilir ki; "Allah akıl fikir versin, Allah ıslah etsin, Allah bu insanları, bu Müslümanları, bu memleketi senin gibi insanlardan ve böyle anlayışlardan korusun"dan başka?


Bir cemaatin bağımlısı (bağlısı değil!) olduğunu düşündüğüm, evrensel akademik anlayış ve (söylemeden edemiyorum, özür dilerim) bilimsel namustan yoksun o insanın bu görüşünün ne derece isabetsiz, tehlikeli ve zararlı olduğunun altını özellikle çizmek istiyorum. Elbette bu münferit bir olay olarak da değerlendirilebilir ama eğer böyle bir anlayış cemaatlerin geneline şamil ise (veya olacaksa), vay halimize!.. Bu durumda, önümüzdeki yıllar milletimiz için çok zor geçecek, insanımız, devletimiz ve de (başkaları tarafından algılanmak babında) dinimiz bundan çok zarar görecek demektir. Çünkü cemaat-tarikatların önemli bir kısmı bugün, büyük ölçüde, özde temel gayeleri olan maneviyat kazanımını amaç edinmekten uzaklaşmış maddi kazanımlara yönelmişlerdir. Üzülerek ifade ediyorum ki bunu yabancı ülkelerdeki 'society, community, association'lara benzetenler de az değil.


Bir harekete inanmak, ona bağlanmak, onun düsturları doğrultusunda hareket etmek ve tercih edilen istikamette bir yaşam sürmek, (başkalarının hukukunu ihlal etmedikten sonra) elbette ki herkesin hakkıdır. Buna devlet dahil hiç kimse karışamaz, karışmamalıdır. Ancak kişi ya da grup olarak elde edinilen güçle "diğer insanları ya da grupları ötekileştirmek, onların fikir, talep veya davranışlarını hak ve özgürlük kavramlarının dışında tutarak yaşama hakkından yoksun kılmak" mukadderdir ki, Hakk'ın rızasını kazanmayı amaç edinmesi gereken cemaatleşme olgusunu rayından çıkaracak, kutsallıktan uzaklaştıracak, "cemaatçilik" vasfına bürünecektir. İşte bizim asıl karşı çıktığımız budur; kendi mukaddesatı içerisinde kalan cemaatler değil.


Yüce Yaratıcımızın bile kitabında "ben" demediği yerde, herkes kendi cemaati anlamında "ben" demeye başlar ve "Neyse o" yerine "Ne diyorsa o"yu benimserse, sonunda olacak olan; duygu-düşünce-eleştiri-tahlil-tespit gibi özgürlüklerle muhabbet-aşk-gönül gibi içsel zenginliklerin kaybolması, hak-hukuk-ehliyet-liyakat-teamül-hoşgörü-sevgi-kardeşlik-birlikte yaşama iradesi-ortak kader gibi insanı insan, milleti millet yapan değerlerin ortadan kalkmasıdır; ki bu durumda rahmet ve bereket de bizden uzaklaşmış olacaktır artık.


Sonuç her durumda, herkes için külliyen ziyandır. Kaybedilen hem bu dünya hem de öbür dünyadır (Doğrusunu elbette Allah cc. bilir).

Öyleyse, inanan-inanmayan, cemaatli-cemaatsız, şu soydan bu boydan insanlar olarak hep birlikte dua edelim: "Allah bu insanları, bu Müslümanları, bu memleketi, bu devleti cemâatÇİLİKten korusun.."


Evet, bu yazı dizisinin (şimdilik!) sonuna geldik. Peki, bunları yazmazsam olmaz mıydı? Yani işler, tam da, aslında bize de uzak olmayan birileri adına iyi giderken, bu işten nemalanmak varken!?.


Bu soruya, geçen yılkı yazı dizimizin sonunda şöyle bir paragrafla cevap vermiştim:

"Eğer bunları yazmazsam, bazı güçlerin aklım ve iradem üzerinde tasarruf sahibi olduğunu kabul etmiş olurum ki bunu ben; kendime inanç açısından zillet, Allah'a iman açısından da küfür sayarım. Zira inandığım kitap; 'O, kullarının üstünde yegane kudret ve tasarruf sahibidir.' yani, 'kulların üstünde tek kudret sahibi Allah'tır' diyor."


Ve son bir duayla bu yazı dizimizi bitirelim: "Allah (cc) sonumuzu hayreylesin. Amin."

12.11.2010

DİĞER HABERLER