25 Eylül 2017 Pazartesi
 

Ruanda Soykırımı'nın Perde Arkası..

Ramazan Öztürk Yazdı..Ruanda, Afrika'nın küçük bir ülkesi ancak, yaşadığı kanlı olayların bıraktığı acılar, sınırlarına sığmayacak kadar büyük.

Birçoğumuzun daha önce adını bile duymadığı Ruanda'yı 1994 yılında, iki kabile arasında çıkan ve 2 milyona yakın insanın öldürüldüğü olaylarla hatırlarız.

Dönemin hükümeti tarafından planlanan soykırım sırasında, Tutsi avına çıkan Hutular, 100 gün içinde bütün dünyanın gözü önünde, yüz binlerce insanı eşi benzeri görülmemiş yöntemlerle öldürürken, Birleşmiş Milletler, olayları önleme yerine askerlerini geri çekti.



İnanılması zor ama, Ruanda'da her dakika onlarca insan öldürülürken, dünya sessiz ve seyirci kaldı. Aradan yıllar geçmesine rağmen Ruanda'da neler olduğunun tam anlamıyla bilindiği söylenemez.




Katliamı gerçekleştiren sorumlulardan bazıları hala yargılanıyor. Geçtiğimiz günlerde Ruanda Soykırımı için kurulan Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi, ülkenin güneyinde Gisagara bölgesinde binlerce Tutsi ve ılımlı Hutu'nun ölümünden sorumlu tutulan Dominik Ntavukulilyayo isimli eski bir yöneticiyi 25 yıla mahkum etti.


Ntavukulilyayo, can güvenliği ve yardım sözü verdiği binlerce Tutsi'nin toplandığı Kabuye tepesine, gıda yerine asker göndererek bu kişileri öldürülmesi için emir vermekle suçlanıyordu.


İşte, Afrika'nın bu küçük ama, acıları çok büyük olan ülkesi Ruanda, geçtiğimiz hafta seçime gitti. Soykırımdan sonra ikinci kez sandık başına giden Ruandalılar, yine Paul Kageme'yi tercih etti. Muhalefetin tüm suçlamalarına karşılık seçimi ezici bir çoğnlukla kazanan Paul Kagame, 7 yıl sürecek cumhurbaşkanlığı döneminde ülkenin grafiğini daha ne kadar yükseltir bilmiyoruz. Ancak, bir gerçek var ki, kanlı iç savaşta tüm ülkenin kaybettiğini artık herkes biliyor.


Diğer özel dosyalarımızda olduğu gibi gelin bu kez de hep birlikte Ruanda'ya gidelim.. Kışkırtmalar sonucu yaratılan o kaos ortamında insanlar birbirlerini katlederken, aslında kimlerin kaybettiğini görelim.


Irkçı hükümetin öncülüğünde gerçekleştirilen katliamda rol alan insanların o günkü yaptıklarıyla bugünkü pişmanlıklarını, yine onların ağzından dinleyelim.. Özellikle Türkiye'de son günlerde bir Türk-Kürt çatışması çıkarmak için her yolu deneyen zihniyetin, bin yıldır birlikte yaşayan bu halkları nasıl bir uçuruma sürüklediğini görelim.


Bu özel dosyada, radyoda her gün "Kara böcekleri öldürün" anonsunu yapan spikerin pişmanlığını ve o güne dair değerlendirmesini ibretle okuyup videodan da izleyeceksiniz.


Katliama katılan ve halen tutuklu bulunan 100 bin katilin, belli zaman aralıklarıyla alındıkları kamplarda onlarla yaptığım röportajların da oldukça ilginizi çekeceğine inanıyorum. Gacaca Mahkemelerini ve burada halktan özür dileyen katillerin ruh hallerini de göreceksiniz.Bugünün siyasetçileri, akademisyenleri ve soykırım döneminin mağdurları, Ruanda'yı anlatırken siz de lütfen Türkiye'de sahneye konmak istenen oyunları gözlerinizin önüne getirin.


KRALLIK DÖNEMİNDE YAŞAM SEVİYESİ YÜKSEKTİ

Ruanda, Orta Afrika'nın kalbi sayılan Büyük Göller Bölgesi'nin merkezinde yer alan, denize kıyısı olmayan, kıtanın en küçük devletlerinden biri.. Komşu olduğu ülkelerdeki farklı yeryüzü yapılarının kesişme noktasında bulunduğu için, "Afrika'nın birleştiği yer" olarak kabul ediliyor.

Kıtanın diğer hiçbir ülkesinde görülmeyen çeşitlilikte bitkinin ve hayvanın barındığı verimli topraklara sahip Ruanda, birçok Afrika ülkesinin aksine Berlin Konferansı sonucu ortaya çıkan bir ülke değil.


Çünkü Berlin Konferansı yapıldığında Ruanda krallıkla yönetilen, iyi örgütlenmiş, çeşitli yapılarını oluşturmuş, yaşam seviyesi yüksek, aynı dilin konuşulduğu, aynı kültürün paylaşıldığı bir devletti.


TUTSİ YADA HUTU OLMAK BİR SOSYAL SINIF AYRIMIYDI

Afrika'nın bin tepeli bu ülkesinde tek bir etnik grup vardı: Ruandalılar... Her şeyi paylaşıyorlardı. Ortada bir Hutu ya da Tutsi vatanı yoktu. Hutu dili, Tutsi veya Twa dili diye bir şey de yoktu. Onlar için tek bir toprak parçası, tek bir dil ve tek bir devlet vardı; Ruanda.. Çünkü, Ruanda'da Tutsi-Hutu gibi tanımlar sömürge dönemi öncesine dayanır.


Ancak, bu ülkede yaşayan insanlar arasında Tutsi ya da Hutu olmak, sosyal sınıf ayrımından öteye giden bir şey değildi.

Hayvan yetiştiriciliği yapanlar zengin sınıfından sayıldığı için onlara Tutsi, çiftçilikle uğraşanlara da Hutu deniyordu. Tıpkı herhangi bir ülkedeki zengin ve fakir sınıf arasındaki fark gibi..


Bu dönemde ülkeyi yönetenlerin nüfusun yüzde 15'ni oluşturan Tutsi seçkinleri olması ve böyle bir durumun adaletsizliğe sebep olmasına rağmen yine de toplumda bir düşmanlık yoktu. Ta ki, 1895'te Burundi ile birlikte Ruanda'nın da Almanya'nın sömürgesi olduğu güne kadar.


SÖMÜRGECİLER AYRIMCILIĞI YARATTI


İşte ayırımcılığın tohumlarının atıldığı dönem de bu tarihe rastlar. Çünkü Almanlar Tutsiler'in, Afrika Boynuzundan gelen, Nuh Peygamberin oğlu Ham'ın soyundan olduklarını empoze etti. Yani Almanlara göre Tutsiler, Hutular'dan üstün bir ırktı. Yıllardır sadece sosyal sınıfların ifadesi olan ancak toplum içindeki barışı bozmayan Tutsi-Hutu tanımı böylece Almanlar tarafından artık ırksal bir ayırıma dönüştürülüyordu. İşin en acı yanı da Katolik Kilisesi'nin bu görüşü desteklemesiydi.




BELÇİKALILAR TUTSİLERİ ÜSTÜN IRK İLAN ETTİ

Belçika da Tutsileri üstün ırk olarak kabul etti..Yönetim kademelerinde Tutsilere büyük ayrıcalıklar tanındı. Krallar bile onlardan seçildi..Tutsiler arasında okuma- yazma oranı artarken, Hutular eğitimsiz bırakıldı.. Belçika sadece bununla yetinmedi ve 1932'de toplum arasındaki ayırımı daha da derinleştiren en tehlikeli adımı attı. Kimin hangi sınıftan yani, Tutsi, ya da Hutu olduğunu belirten kimlik kartları dağıttı.. İşte bu uygulama halk arasındaki ilk çatışmanın kaynağını oluşturdu..




BELÇİKA BU KEZ HUTULARDAN YANA

1959'da krallığın devrilip cumhuriyetin ilan edilmesiyle birlikte, yıllardır Tutsiler'i destekleyen ve onlara üstün ırk payesi veren Belçika'nın tavır değiştirmesi, bu kez çoğunlukta olan Hutular'ın güç kazanmasına neden oldu.. Geleceklerinden endişe duyan Tutsiler'den 160 bin kişi komşu ülkelere kaçtı.. Ülkede kalanların ise hakları ellerinden alındı.. Tıpkı daha önce Tutsiler'in, Huturlar'a hak tanımadığı gibi..


BİR HUTU, TUTSİ ÖLDÜREBİLİR


1962'den itibaren Tutsiler düşman azınlık olarak kabul edildi. Ne zaman aksi giden bir şeyler olsa, ya da herhangi bir olay meydana gelse, suçlusu belliydi; Tutsi..

Kamu hizmetlerinde kota sistemi uygulandı. Okullara yüzde 10'dan fazla Tutsi'nin alınması yasaklandı. Bir Hutu 'Kara böcek' olarak isimlendirilen bir Tutsiyi öldürebilir ama ceza almazdı.. Bu uygulamalar yüzünden 60'lı yıllar boyunca yüz binlerce Tutsi yurt dışına kaçmak zorunda kaldı..

Ruanda Yurtsever Cephesi adı altında örgütlenen ve otuz yıldır sürgünde yaşayan Tutsiler'in ülkelerine dönmek için hükümete yaptıkları baskı sonucu başlayan uzlaşı görüşmeleri ne yazık ki sonuç vermedi..


ÖNCE ASILSIZ İDDİALAR YAYILDI

Mevcut yönetim "Tutsiler gelip feodal sistemi tekrar kurup Hutular'ı köle yapacak" propagandasını ülke çapında yaymaya başladı..

Hükümet, bir Fransız şirketinden aldığı 12 milyon dolarlık silahın parasını da Fransa'dan temin etti.


Takvimler 6 Nisan 1994'ü gösterdiğinde Ruanda için tarihinin en kanlı ve karanlık dönemi başlıyordu.. Ruanda Devlet Başkanı Juvenil Habyarimana ile Burundi Devlet Başkanı Cyprien Ntaryamira'yı taşıyan uçağın, Başkent Kigali Hava Limanı'na inmek üzereyken düşürülmesi fitili ateşleyen kıvılcım oldu..




HER 20 DAKİKADA 1000 TUTSİ ÖLDÜRÜLECEK


İşte her şey bundan sonra başladı... Her 20 dakikada 1000 kişiyi öldürecek şekilde Fransızlar tarafından eğitildiği iddia edilen hükümet destekli milis gücü İnterahamwe, ülke çapında Tutsi avına çıktı....


Bir gecede başlayan olaylar, dalga dalga bütün ülkeye yayıldı...Yollar, elleri palalı milisler tarafından kesildi..Kontrol noktalarında nüfus cüzdanında Tutsi yazılı herkes kadın çocuk ayırımı yapılmaksızın öldürüldü...








100 GÜNDE 2 MİLYON İNSAN ÖLDÜRÜLDÜ BM SEYRETTİ


İşte bunun için Kara Afrika'nın Bin Tepeli ülkesi olarak bilinen Ruanda'nın sahip olduğu topraklar küçük ama 1994 yılında yaşadığı trajedi, sınırlarına sığmayacak kadar büyüktür..


Yüz yıllardır birlikte yaşayan, aynı kaderi paylaşan, aynı dili konuşan aynı tanrıya ve dine inanan, aslında aralarında hiçbir fark olmayan hatta derilerinin rengi bile aynı olan bu halk, sömürgeciler tarafından yıllarca sürdürülen sınıf ayrımı sonucu birbirine kırdırıldı.. Üç ay gibi kısa bir süre içinde iki milyona yakın insan akla hayale sığmayan yöntemlerle bütün dünyanın gözleri önünde vahşice öldürüldü.. Düşündürücü olan ise, böylesine büyük bir trajedi yaşanırken, Birleşmiş Milletler olayları önleme yerine seyirci kalmayı tercih etti...


"KARA BÖCEKLERİ ÖLDÜRÜN"


Hükümeti destekleyen radyolarda Tutsiler için" Kara böcekleri öldürün" anonsları yapılırken, gazetelerde Tutsiler'in yok edilmesi için yazılar yayınlanırken ve ellerinde paslı palalarla Tutsi avına çıkan gözü dönmüş Hutu milisleri sokaklarda cirit atarken, Birleşmiş Milletler askerleri sadece kendi karargahlarını korumakla yetindi, kiliselere sığınan çoğu kadın binlerce Tutsiyi korumak yerine ölüme terk edip kaçmayı tercih etti..



KİLİSELERDE KATLİAM

Aynı dilden, aynı dinden ve aynı renkten olan bir halk, bir zamanlar birlikte dua ettikleri tanrının evinde, sokaklarda ya da kendi evlerinde belki de sebebini bile bilmedikleri bir nefret uğruna kimliklerinde Tutsi yazılı olduğu için öldürüldü...Böylece Tanrıya yakarışların ve duaların okunduğu kiliselerde üç ay boyunca çan sesi yerine ölümün çığlıkları yükseldi.. Acımasızca öldürülen binlerce insanın cesedi daha sonra yakıldı...Soykırımdan kurtulan Tutsilerin tanık olduğu olaylar ve yaşadıklarına dair anlattıkları ise "insanın tüylerini ürpertiyor." Ve akıllara insan insana bunu nasıl yapabilir" sorusunu getiriyor....




KADINLARA TECAVÜZ EDİLDİ

Soykırımdan kurtulanlara gelince; Onlar yaşadığına sevinemiyor. Çünkü bir kısmı olaylar sırasında aldıkları yaraların izlerini bedenlerinde taşıyor.. Bazılarının, psikolojisi bozulmuş.. Bir çoğu, ailesinden birden fazla insanı kaybetmiş.. Bazılarının annesi, babası ya da çocukları gözlerinin önünde öldürülmüş.. Bir çok kadına ve genç kıza tecavüz edilmiş.




BM, 5 BİN ASKER VERSEYDİ KATLİAM ÖNLENECEKTİ

1994 yılında, Ruanda'da üç ay boyunca bütün dünyanın gözleri önünde insanlar katledilirken, Birleşmiş Milletler Ruanda Yardım Gücü Komutanı General Romeo Dallaire'in, "olayları önlemek için sadece 5 bin askere ihtiyacım var" isteği, ne yazık ki, Birleşmiş Milletler'de kabul görmedi. Hatta, her dakika onlarca insan öldürülürken, olanlar soykırım olarak nitelendirilmedi. Çünkü soykırım Birleşmiş Milletler müdahalesini gerektiriyordu.




BELÇİKA ASKERLERİ TUTSİLERİ ÖLÜME TERKETTİ

Yıllarca Ruanda'yı yöneten, insanların kimliklerine Tutsi-Hutu yazdırarak birbirinden ayıran, birine üstün ırk, diğerine köle muamelesi yapan Belçika, ektiği nefret tohumlarının sonucunu soykırımla aldı.. Hatta Belçika askerleri olaylar devam ettiği sırada Başkent Kigali'de bulunan kamplarına sığınan iki bin Tutsiyi korumak yerine onları yüzüstü bırakıp kaçtı..


KATLİAMA KATILAN BAZI İSİMLER FRANSA'DA

Şimdiki Cumhurbaşkanı Paul Kagame liderliğindeki Ruanda Yurtsever Cephesi'nin karşı saldırısı sonucu soykırımın mimarı Jean Kambanda Hükümeti yenilgiye uğratıldığında, Fransa, yardım adı altında Ruanda'nın kuzeybatısını işgal ederek soykırımı yönetenlerin kaçmasını sağladı. Bugün hala katliama katılan önemli isimlerin Fransa'da yaşadığı iddia ediliyor..


FRANSA HALA ÖZÜR DİLEMEDİ

Aradan yıllar geçtikten sonra daha doğrusu iş işten geçtikten sonra Belçika, Amerika ve Birleşmiş Milletler olayları önleyemediklerini itiraf edip Ruanda'dan özür dilerken Fransa hala sessizliğini koruyor...


Afrika'nın ortasında bütün dünyanın gözleri önünde üç ay gibi kısa bir zaman içinde iki milyona yakın insan öldürülürken bütün ülkeyi kan kokusu sardı.. Haftalarca yerlerde kalan cesetlerin bir çoğunu köpekler yerken, çürüyenler de salgın hastalıklara neden oldu..

Soykırım durdurulduktan sonra yeni hükümetin aldığı karar üzerine bu kez köpek avı başladı. Ülkedeki bütün köpekler vurularak öldürüldü. Aradan onbir yıl geçmesine rağmen Ruanda'da hala sokaklarda köpeklere rastlanmıyor..


Bugüne gelince;

Soykırımın mimarlarından olan Başbakan Jean Kambanda, Ordu Komutanı Agustin Bizimungu, Tanzanya'da kurulan Ruanda İçin Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargılandı. Mahkeme, Eylül 1998'de Kambanda hakkındaki kararını açıkladı. Kambanda'nın 100 gün süren iktidarı döneminde 2 milyon Tutsi ve ılımlı Hutu'nun ölüm emrini vererek insanlık suçu işlediği gerekçesiyle ömür boyu hapse mahkum etti. Kambanda, şimdi Mali'deki Bamako Merkez Cezaevi'nde yatıyor.


2002'de Angola'da yakalanan Ordu Komutanı Agustin Bizimungu ise, yine aynı suçtan ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Soykırıma katılan ve ülke dışına kaçamayan 100 binden fazla Hutu ise cezaevlerinde yatıyor ...


Ancak, devlet bu kadar çok suçluyu besleyecek gücünü yitirdiği için kademeli olarak serbest bırakıyor..




Tahliyelerine karar verilen mahkumlar önce ülkenin değişik bölgelerindeki kamplarda birer aylık psikolojik eğitimden geçiriliyor..Daha sonra da Gacaca denilen halk mahkemelerinin önüne çıkartılıyor..


İŞTE O SPİKER

Bu kamplarda toplanan mahkumların tamamı soykırıma katılan ve yıllardır cezaevinde bulunan kişiler...Aralarında kadınlar ve radyolarda "karaböcekleri öldürün" anonsu yapan spikerler de var...





"ÖLDÜRÜN DEDİLER ÖLDÜRDÜK"

İnsanları palalarla öldüren yüzlerce mahkumun kaldığı kamplarda dolaşıp onlarla konuşmak insanı tarif edilemez duygu ve düşüncelere sürüklüyor..

Bir anda, onlarca göz üzerinize dönüyor. Hepsi de Tutsiler'nin acımasızca öldürüldüğü anların hem tanığı hem de sanığı... Siz de onlara bakarken ister istemez geçmişteki olayların görüntülerini hatırlayıp, aynı gözlerden bir film gibi yeniden izliyorsunuz....


Onlar ise, hiçbir şey olmamış gibi davranıyor, kendi dillerinde anlayamadığınız şeyler söyleyerek gülebiliyor...Peki neden böylesine bir kin ve nefret? Neden bunca insanı öldürdünüz? Sorusuna aynı cevaplar veriliyor:" Öldürün dediler öldürdük, pişmanız"...İşte bir soykırımın nedeni bu iki kelimeyle açıklanıyor...


GACACA MAHKEMELERİ


Ruanda dilinde çayır anlamına gelen Gacaca kelimesinden esinlenerek kurulan mahkemeler ismine uygun olarak açık havada yapılıyor.. Bu bir anlamda suçlular ile mağdurların halk önünde yüzleştirilmesi.. Sadece Ruanda'ya özgü bir yargılama sistemi olarak tarihe geçen Gacaca mahkemelerinin amacı, mahkumun, halk önünde kendi iradesiyle suçunu bir kez daha itiraf etmesini sağlayıp kendi vicdanında mahkum ederken, yeniden toplum içine kabulünü sağlamak...

Hakimi, savcısı ve avukatı olmayan Gacaca mahkemeleri, halk arasından seçilen yedi kişilik jüriden oluşuyor...Bu mahkemelerde, daktilo, bilgisayar ve zabıt katibi de yok... Sanıkların, mağdurların ve halk içinden konuşan kişilerin bütün söyledikleri harfi harfine yedi jüri üyesinin ayrı ayrı tuttukları defterlere kaydediliyor...Pembe elbiseli mahkumlar kelepçesiz olarak itiraflarda bulunuyor. Sadece iki silahlı askerin koruduğu bu yüzleşme duruşmaları sonucunda, mağdur ve halk jürisi, mahkumu affederse, bundan sonraki cezasını ya mağdurun hizmetinde ya da kamu hizmetinde belli bir süre çalışarak ödüyor..


HERKES KATİLİYLE YAŞIYOR


Düşünebiliyor musunuz? Annenizi, babanızı veya çocuklarınızı, kardeşlerinizi, kısacası tüm yakınlarınızı öldüren katillerle aynı mahallede ya da komşu evde yeniden birlikte yaşamak zorunda kalıyorsunuz..Çünkü birlikte yaşamaktan başka çareniz yok. Çünkü, yüzyıllarca aynı toprakta yaşamış aynı kaderi paylaşmışsınız, başka bir ülkeniz de yok... Çünkü, kendi menfaatleri uğruna sizi birbirinize düşman edenler yüzünden bunca acıyı yaşamışsınız ve bunu geç olsada fark etmişsiniz..

Bugün Ruanda'da ne Tutsiler ne de Hutular böylesine bir soykırımın neden yapıldığını anlamış değiller.


Sokaktaki insanlardan cezaevinde bulunan suçlulara kadar kimse olanlara bir anlam veremiyor..


Birçoğu pişman kaybedilenlerin geri gelmeyeceğini ama bundan sonraki hayatlarında daha doğru şeyler yapma isteğini taşıdıklarını söylüyor..


AIDS VE YOKSULLUK YAŞAM SÜRESİNİ 47'YE ÇEKMİŞ

Kısacası, Ruanda'da bugün hayatta kalmış herkes ailesinin katiliyle birlikte yaşamak zorunda...


Hemen hergün Gacaca mahkemelerine mahkumlar taşınıyor.. Halk şehrin sokaklarında sabahın erken saatlerinde içi pembe elbiseli mahkum dolu cezaevi arabalarının görüntüsünü sıradan bir taşıma işi gibi görüyor.


Aslında bir tarım ülkesi olan Ruanda'da yıllarca süren sınıf ayrımı ve soykırımlar, ülkenin gelişmesini engellemiş..Birçok bölgede ilkel yaşam devam ediyor.. Yoksulluk ve AIDS ortalama yaşam süresini 47'ye indirmiş...


KENDİ GERÇEĞİYLE YÜZLEŞİYOR


Ruandalılar, geçmişte olanları unutmuyor ama geçmişe de takılıp kalmak istemiyor...Ülkeden kaçanların bir kısmı geri dönüyor.. Daha çok bir köy görünümündeki Kigali'de modern binalar yükseliyor...Ülkenin bir çok bölgesinde kurulan soykırım müzelerini yabancılar kadar Ruandalılar da ziyaret edip soykırımın acı belgeleriyle yüzleşiyor..







OTEL RUANDA

Soykırımı anlatan Otel Ruanda isimli filme konu olan Kigali'deki Mille Collines Oteli, ülkenin en popüler oteli durumunda..


Soykırımı yaptıran hükümeti deviren o günkü Ruanda Yurtsever Cephesi Komutanı, bugünkü devlet başkanı Paul Kagame, kendisini ne Tutsi ne de Hutu olarak kabul ediyor...Ruandalıyım, diyor.


Sonuç olarak insan bunca olup bitenin sebebini, kimin neyi kazandığını ya da kaybettiğini düşündüğünde, akla bir tek şey geliyor; sömürgecilerin yarattığı suni sebepler yüzünden bir ülke sahip olduğu en değerlilerini, yani iki milyona yakın insanını kaybetti...Ruanda kaybetti...


17.8.2010

Yorumlar
  • mükemmel

    Ruanda dosyasını büyük bir ilgiyle okudum. fotoğraflara ve video görüntülerine baktım. Dehşete düştüm. evet iç çatışmaların kimseye kazandırmadığı çok doğru..ülkemizde bir iç çatışma çıkartmak isteyen şiddet heveslilerinin Ruanda'dan ders almaları gerekiyor..Ramazan Bey elinize sağlık

    omerc celik
    Tarih: 17.8.2010 13:40:14
Tüm Yorumlar (1)
DİĞER HABERLER