18 Kasım 2017 Cumartesi
 

TUHAF ÇOK TUHAF

Güney Afrika'nın efsanevi din adamlarından Başpiskopos Desmond Tutu'nun Başbakan Recep Tayip Erdoğan'a hitaben yazdığı mektubun Londra Türk Büyükelçiliği tarafından kabul edilmemesi gerçekten çok tuhaf

Güney Afrika'da Irkçı Rejim'e karşı verdiği mücadele ile tanınan ve Nobel Barış Ödülü'ne layık görülen Tutu'nun, Erdoğan'a iletilmek üzere yazdığı mektup, baş danışmanı Matthew Esau tarafından Londra Türk Büyükelçiliği'ne getirilmiş. İngiliz Milletvekili Jeremy Corbyn, Londra eski Belediye Başkanı Ken Livingtone, Liberal Demokrat Parti üyesi Jonathan Fryer de başpiskoposun danışmanına eşlik etmiş.


Ajanslara düşen haberlerden anladığımız kadarıyla, mektup Türkiye'deki Kürt sorununun çözümü konusunda bazı önerileri içeriyormuş.


Yine haberlerden öğrendiğimize göre, din adamı Tutu, Türkiye'deki problemlerin diyalog yoluyla çözülmesinden yana olduğunu ve bu konuda Güney Afrika'da edindikleri tecrübeleri paylaşmak istiyormuş..


Zaten Sayın Başbakan Recep Tayip Erdoğan da Türkiye'deki sorunların diyalog yoluyla çözülmesi gerektiğini savunmuyor mu?

Bu nedenle demokratikleşme ve açılım konusunda hemen her gün muhalefet partilerine "gelin sorunlarımızı diyalog yoluyla çözelim" diye seslenmiyor mu?

Türkiye'nin darbe anayasasından kurtulması için 'evet' oyu istemiyor mu?


Sayın Erdoğan'ın bu isteklerinden samimi olduğuna inanıyor ve attığı her demokratik adımı da tüm samimiyetimle destekliyorum. Ve inanıyorum ki, Sayın Erdoğan, Türkiye'nin demokratik bir ülke olması için, akılcı, makul her çözüm önerisini dinleyecek hoşgörü ve demokrat kişiliğe sahiptir.


Dolayısıyla, Güney Afrikalı Din Adamı Tutu'nun gönderdiği mektubu da bu çerçevede değerlendirecektir. Bu konuda hiçbir şüphem yok. Ancak, Londra Türk Büyükelçiliği'nin mektubu kabul etmemesi noktasında şüphelerim var.. Mesela, aklıma gelen ilk şey, acaba bu mektubun alınmaması, elçiliğin kendi kararı mı? Yoksa Dışişleri Bakanlığı'nın kararı mı? Ayrıca Sayın Ahmet Davutoğlu'nun da ne kadar hoşgörü ve diyalogdan yana olduğunu hepimiz biliyoruz.


Sayın Başbakan ve Sayın Dışişleri Bakanı bu konuda nasıl bir açıklama yapar ve ne gibi bir tutum sergiler bilemem ama, Güney Afrika'da Kırılma Noktası Haber Belgeseli'ni hazırlarken Irkçı Rejim dönemini ve sonrasını konu etmiştik.

Apartheid, yani Irkçı Beyaz Rejim, Ulusal Parti adıyla 1948'de iş başına geldikten sonra ülkenin nasıl bir kaos ortamına sürüklendiğini o dönemi yaşayan insanlardan dinledikçe tüylerim ürpermişti.


İnsanların hapishanelere atıldığı, terörün ve her türlü şiddetin gittikçe tırmandığı o kaos ortamını normalleştirmek için hem siyah, hem de beyaz bir çok insan, mesele diyalog yoluyla çözülsün diye çaba harcamıştı.


İlk başlarda bu tür girişimlerde bulunan barışsever kişiler, ırkçıların tepkisiyle karşılaştı ama, zaman barıştan yana olanları haklı çıkardı. İşte diyalog yoluyla çözümü sağlayan o isimlerden biri de Desmond Tutu idi..


UZLAŞI KOMİSYONU

Uluslararası alanda ırkçı rejime karşı verdiği mücadele ile tanınan Başpiskopos Desmond Tutu liderliğinde, halkın kendi geçmişiyle yüzleşmesini sağlamak amacıyla bir 'Uzlaşı Komisyonu' kuruldu.

İşkenceye maruz kalanlar, yakınları öldürülenler ile işkenceciler, herkesin katıldığı toplantılarda, yaşadıklarını anlattı.


Böylece hiçbir şeyin gizli kalmadığı toplumsal uzlaşının sağlanması amaçlandı; ama kurbanların yakınlarına tazminat ödenmesi gündeme gelince işler değişti.

Çünkü on binlerce kişiye verilecek tazminatın, devletin ekonomik gücünü sarsacağı düşüncesi ağır bastı.


O dönemi değerlendiren Johannesburg Üniversitesi'nden Siyaset Bilimci Prof. Albert Venter şöyle demişti:

"Uzlaşı Komisyonu çok çalıştı. Çok kanıt toplandı. Çalışmalar sırasında çok gözyaşı döküldü. Toplanan kanıtlar resmiyette mahkemede delil olarak kullanılamazdı. Yani insanlar hikâyeler anlatıyordu.


Olanlar bazen ikinci ya da üçüncü kişi tarafından aktarılıyordu. Ama uzlaşmak ve affetmek için bu hikâyelerin ortaya çıkması şarttı. Tabii ki, kırk yıl boyunca yaşanan olayları sadece üç yılda değerlendirmek mümkün değildi. Komisyonun görev alanı oldukça sınırlıydı, bu nedenle başarısı da sınırlı oldu. Elbette, herkes memnun olmadı, ama Güney Afrikalıların çoğu ortaya çıkanlar karşısında şok geçirdi. Çünkü birçok şey o güne kadar beyazlar tarafından bilinmiyordu."


KENDİ GERÇEĞİ İLE YÜZLEŞTİ

Kısacası, Güney Afrika kendi gerçeği ile yüzleşince gerçekler de ortaya çıktı. Prof. Albert Venter'in dediği gibi, beyazlar bir çok şeyi 'yüzleşme' sürecinde ilk kez öğrendi.


Böylece onlar da çözümün ancak diyalog yolu ile gerçekleşebileceğine inandı.


Güney Afrika demokratikleşme sürecine girdiğinde, siyahlar, siyasetin yanında ekonomik alanında söz sahibi olmaya başladı.


Dünyanın en zengin altın madenlerinin bulunduğu ve 7 milyon nüfusuyla ülkenin en kalabalık şehri olan Johannesburg, artık siyah ve beyaz ırkların hiçbir kısıtlama olmadan bir arada yaşadığı kent haline geldi. Ülkenin kaderini belirleyen etkili isimlerin yıllarını geçirdiği ünlü Roben adası hapishanesi de müzeye çevrildi.





DEMOKRASİ, UZLAŞI, EŞİTLİK, SAYGI VE ÖZGÜRLÜK


Güney Afrika sokaklarında bir zamanlar adım başı rastlanan ve beyazların efendi, siyahların hizmetkâr olduğunu vurgulayan yazıların yerini şimdi "Demokrasi, uzlaşı, çeşitlilik, saygı ve özgürlük" sözcükleri alıyor. Siyahlarla beyazlar aynı okula gidiyor, aynı kilisede dua ediyor.

Müslüman ve diğer dinlere mensup insanlar, kendi kutsal mekânlarında rahatça ibadet edebiliyor.


Şehir merkezlerinin ortasında kilise, cami ve sinagoglara rastlanıyor. İnsanlar inançlarını ve kültürlerini özgürce yaşayabiliyor. Mesela, Müslümanların çoğunlukta olduğu mahallelerdeki işyerlerine İslami isimler konabiliyor.


Kısacası kimse geçmişte yaşanan çirkinlikleri hatırlamak istemiyor. Yüzyıllarca kavga eden ırklar şimdi bir arada barış içinde yaşıyor. İnsanın aklına da hemen şu soru takılıyor; Mademki sonunda bir arada yaşanacaksa, insanlar neden önce diyalog yolunu seçmiyor?


Dünyada artık Güney Afrika benzeri daha bir çok sorunun diyalog yoluyla çözüldüğü bilinmesine rağmen, diyalog çağrısı yapan bir mektubun Londra Türk Büyükelçiliği tarafından, içeriğine bile bakılmadan alınmaması gerçekten çok tuhaf..

11.8.2010

DİĞER HABERLER